Dünyadan ve Türkiye'den Güncel Haberler| 24 Ekim 2017, Salı
Son Dakika: 12:06 » Gine Cumhurbaşkanı Conde TBMM'yi ziyaret etti 11:05 » Tunus'ta uçak mühendisi Zevvari'nin öldürülmesi protesto edildi 11:02 » EPDK'nın ilk Türk lirası doğalgaz ihalesine 5 talip 10:36 » Meksika'da havai fişek mağazasında patlama: 26 ölü 13:56 » Messi evleniyor 13:55 » İki yılda 70 kilo verirken takipçilerinin de zayıflamasını sağladı 12:42 » Salı gününden itibaren sıcaklıklar azalacak 12:41 » 4 bin infaz ve koruma memuru alınacak 12:13 » TFF: Bugün ve yarın oynanacak tüm maçlar öncesinde 1 dakikalık saygı duruşunda bulunulacak 00:50 » İçişleri Bakanı Soylu: İki patlama olduğu arkadaşlarımız tarafından değerlendirildi 22:42 » Süleyman Soylu İstanbul'a hareket etti 22:40 » Fransa'da olağanüstü hal uzatılıyor 22:35 » Dışişleri Bakanlığı'ndan ABD'ye uyarı 22:26 » 22 bin 85 kişinin TSK ile ilişiği kesildi 10:42 » Arakan'da "insanlığa karşı suç" işleniyor

Arafatta yürekleri çatlatırcasına dua

Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe'yi tavaf etmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. (Âl-i İmran Sûresi, 3/97)

Cenab-ı Hak,

Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. (Âl-i İmran Sûresi, 3/97)

kavl-i kerimiyle, hac yolculuğuna güç yetirenlere haccı farz kılmıştır. Günümüzde, geçmişe nispeten seyr ü seyahat imkânlarının arttığı, yolculukların kolaylaştığı, kutsal topraklarda hac farizasının daha rahat eda edildiği ve bütün bunların yanında insanların imkânlarının daha çok genişlediği bir gerçektir. Fakat daha da önemlisi günümüzde, birkaç asırdan beri üzerine ölü toprağı saçılmış gibi uyuşuk bir hali bulunan İslam Dünyası’nın yeniden din ve diyanete uyanmaya başlamasıdır. Ayrıca, şu an hacca giden dört beş milyon insanın yanında, kendilerine böyle bir fırsat tanınmadığından dolayı gidemeyenlerin sayısı da az değildir. Belki önümüzdeki yıllarda Arafat’ta on milyon insan aynı anda ellerini kaldırıp Allah’a yalvaracak; bunun neticesinde kim bilir arş-ı rahmet nasıl ihtizaza gelecek, Cenâb-ı Hak ne lütuflarda, ne ihsanlarda bulunacak ve böylece inanan gönüller bir kez daha kendi ayakları üzerine doğrulup iman, itminan, huzur ve emniyet soluklayacaktır.

Saniyelerin içine sığıştırılan seneler

Hac bir ibadettir, dolayısıyla o, sırf Allah emrettiği için yerine getirilmelidir. Çünkü Ma’bûd-u Mutlak ve Maksûd-u Bi’l-İstihkak olan Rabb-i Kerîm’e karşı ibadette bulunmak O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Bu açıdan bir mü’min, her şeyden önce, üzerimizde sağanak sağanak lütufları bulunan Cenab-ı Hakk’ın emrine inkıyadın bir gereği olarak hac farizasını yerine getirmelidir.

Öncelikle insan, daha baştan nereye gittiğinin şuurunda olmalıdır. Evet, hac yolcusu, yola çıkarken, Sidretü’l-münteha’nın izdüşümüne, bir yönüyle Cenab-ı Hakk’ın teveccüh ettiği bir âleme yolculuk yaptığının ve insanlığın Allah’ı gösteren mihrabına doğru ilerlediğinin farkında olmalı ve sinesi bu duygularla dopdolu olarak oraya varmalıdır. Aynı zamanda haccı; farz, vacib, sünnet, müstehab ve âdâbına riayet ederek eda etmeye çalışmalı ve orada hep Allah’a müteveccih olmalıdır. Diğer bir ifadeyle insan hac vazifesi boyunca, hep Allah için başlamalı, Allah için işlemeli, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalıdır… Allah için Kâbe’ye yürümeli, Allah için Kâbe karşısında el açmalı, Allah için Mültezem’e yüzünü koymalı, Allah için Hacerü’l-esved’i istilam etmeli veya öpmelidir… Allah için Mina’ya çıkmalı, Allah için Arafat’ta bulunmalı ve Allah için Müzdelife’ye inmelidir… Kısaca orada menâsikin her birini Allah için yapmalı ve böylece saniyelerinin içine, Allah’ın izni ve inayetiyle, seneleri sığdırmaya çalışmalıdır.

Ayrıca insanın bu mukaddes yolculuk boyunca laubaliliğe vesile olabilecek ortamlardan kaçınması gerekir. Bunun için de elden geldiğince fuzulî işlerden ve fuzulî işlerle meşgul edebilecek kişilerden kendini tecrit etmelidir. İnsan orada gereksiz muhabbetlere girmek yerine, gönüllerin yumuşayıp gözlerin ceyhun olduğu yerleri kollamalı ve "Bir daha nasip olur mu olmaz mı?” şuuruyla hareket edilmelidir.

"Ne olur, arındır beni ya Rabbi!”

Aynı zamanda bu kutsal beldeleri, tazarru ve niyazlarımızı Cenab-ı Hakk’a sunma adına çok iyi değerlendirmeli ve oralarda hep ümmet-i Muhammed’in kalbi olarak heyecan yaşamalı, o heyecanı dillendirmeye çalışmalıyız. Mesela Kâbe’nin ilk görüldüğü an, duaların kabul buyrulduğu sırlı ve sihirli bir andır. Dolayısıyla böyle bir anın dua adına çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde insan Mina’ya gittiği zaman orasını Arafat’a çıkmak için ilk arınma kurnası olarak görmeli ve saniyesini boşa geçirmeksizin orada da Cenab-ı Hakk’a içini dökmelidir.

Arafat’a gelince, ehl-i tahkikin ifadesiyle, Cenab-ı Hak orada yapılan duaları -yüzde nispetiyle söylemek belki doğru olmasa da, kabul olunan duaların çokluğunu ifade etmek için söyleyelim- yüzde doksan dokuz kabul buyurur. Hatta diyebiliriz ki, Cenab-ı Hak, Kendisine gönülden teveccüh etmiş insanların hürmetine, liyakati olmayan kişilerin dualarını bile orada kabul eder.

Bildiğiniz üzere, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), Arafat’ta hep ümmeti için dua etmiştir. Kul haklarının affedilmesi için bile orada âdeta çırpınıp durmuştur. Bir hikmete binaen bu duanın orada kabule karin olmadığı rivayet edilir. Ancak Rahmet ve Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselâm) kalbi kırık ve mahzun olarak Müzdelife’ye geldiğinde, orada da ellerini açmış ve sabaha kadar hiç uyumaksızın ümmeti için dua dua yalvarmıştır. İbn Abbas (radıyallahu anh), bu esnada Efendimiz’in yanında bulunduğunu, duasının sonuna doğru Efendiler Efendisi’nin tebessüm buyurduğunu nakleder ve sonra da bunu, duanın kabul buyrulup Efendimiz’e bu mevzuda bişaret verildiğine hamleder. Gönlüm bu meselenin bu şekilde olmasını ne kadar arzu ederdi! Çünkü bu, bizim de beraatımız sayılır.

Evet, Kâbe, Mina, Arafat ve Müzdelife Cenâb-ı Hakk’a teveccüh, tazarru ve niyaz adına açılmış birer menfez gibidir. Oralarda Cenab-ı Hakk’a müteveccih olanları O asla mahrum bırakmaz. Öncelikle buna yürekten inanmak lazım. Zaten, Efendiler Efendisi de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize, duanın kabul olacağına itikat ederek dua edilmesini tavsiye buyurmuyor mu? Bu açıdan, "Ben dua edeyim de ne olursa olsun.” düşüncesiyle değil, "Allah’ım, bahtına düştüm. Allah’ım, büyüklüğüne sığınıyorum. Allah’ım, rahmetinin enginliğine dehalet ediyorum. Allah’ım, ne olur, beni, benim çirkinliklerimle baş başa bırakma! Allah’ım, buraya arınmaya geldim! Ne olur, arındır beni ya Rabbi!” gibi şuurlu ifadelerle insan göbeğini çatlatırcasına, yüreğini yırtarcasına gönülden dua etmelidir.

  • Hac bir ibadettir, dolayısıyla o, sırf Allah emrettiği için yerine getirilmelidir. Çünkü Rabb-i Kerîm’e karşı ibadette bulunmak O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir.
  • Hac yolcusu, yola çıkarken, Sidretü’l-münteha’nın izdüşümüne ve insanlığın Allah’ı gösteren mihrabına doğru ilerlediğinin farkında olmalı ve sinesi bu duygularla dopdolu olarak oraya varmalıdır.
  • "Allah’ım, ne olur, beni, benim çirkinliklerimle baş başa bırakma! Allah’ım, buraya arınmaya geldim! Ne olur, arındır beni ya Rabbi!” diyerek insan göbeğini çatlatırcasına, yüreğini yırtarcasına gönülden dua etmelidir.

Mina, çok özel bir mekânın adıdır

İnsan bu mübarek mekânlarda ve bu kutlu zaman dilimlerinde kendisi, evlad u iyali ve yakınları için de dua edebilir.

Fakat özellikle günümüzde ümmet-i Muhammed’in hali, kanaatimce, bizim şahsî durumumuzdan çok daha fazla önem arz etmektedir. Zira Müslüman coğrafyası olarak bugün hal-i pürmelalimiz ortada. İslam tarihi boyunca, hiç bu kadar perişan bir vaziyete düşmemiştik. Kendi ayaklarımızın üzerinde duramıyor, başkalarının altımıza koyduğu şeyler -ki bununla onların neyi hedeflediklerini hiçbir zaman bilemiyoruz- üzerinde durmaya çalışıyoruz. Fakat çok defa ayağımız altındaki bu destekler de çekiliyor ve biz ipe asılı bir insan gibi berdâr oluyoruz. Bu acı tablo karşısında iki büklüm ızdırapla kıvranıp duran Hazreti Pîr, ümmet-i Muhammed’in dertlerini düşünmenin, kendisini düşünmekten alıkoyduğunu ifade ediyor. Bu açıdan haccetme imkânını elde eden Müslümanlar Kâbe’yi gördüklerinde, ellerini açarak, yüreklerini çatlatırcasına, "Allah’ım ümmet-i Muhammed’e selamet eyle! Allah’ım ümmet-i Muhammed’e rahmet eyle! Allah’ım ümmet-i Muhammed’i mağfiret eyle! Allah’ım! Müslümanlara derlenip toparlanmayı müyesser kıl! Allah’ım ümmet-i Muhammed’e dirilişe giden yolları göster!” diyerek ümmet-i Muhammed için dua dua Allah’a yalvarmalıdırlar.

Mina’ya yürürken ve Mina’da gecelerken de aynı şekilde yüzleri yere koymalı ve ümmet-i Muhammed’i dileyerek aynı duaları tekrar edip durmalıdırlar. Zira Mina kendine has hususiyetleri bulunan mübarek bir mekânın adıdır. Düşünün ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) İslam’ın ilk yıllarında Mekke’de ve daha başka yerlerde muhataplarından bulamadığı cevabı orada bulmuş, orada O’na sahip çıkılmıştı. Demek ki, sahip çıkılma esprisi açısından oranın ayrı bir kıymeti vardır. İşte Cenab-ı Hakk’ın bu ölçüde bir teveccühünün bulunduğu mekânda, biz de sahip çıkılacağımız ümidiyle ellerimizi açmalı ve "Allah’ım, ümmet-i Muhammed’in bükülmüş belini doğrult ve bu diriliş vetiresini tamamla!” diye dua etmeliyiz.

Arafat’a doğru yürürken de çok önemli bir yere yüründüğünün farkında olunmalıdır. Kim bilir belki de orası yeryüzünde Cenab-ı Hakk’a en yakın olan bir mekândır. Veli olmayan insanlar bile orada ciddi bir kurbet yaşayabilirler. Evet, Cenab-ı Hak orada bulunan insanlara utûfe-i şahanesi adına fevkaladeden lütuflarda bulunabilir. Bu itibarla da ötelere en yakın bu karargahta insan yine içini dökmeli ve ümmet-i Muhammed adına Cenab-ı Hakk’a yalvarıp yakarmalıdır. Orada yeme içmeyle vakit tüketilmemeli; ağza, bayılmayacak ve açlığı yatıştıracak kadar bir iki lokma almak suretiyle güneş batıncaya kadar, Arafat’taki o altın zaman dilimi, saniyesi dahi fevt edilmeksizin, hep dua, yalvarma ve yakarmayla geçirilmeli ve oranın gerektirdiği samimiyet ve sadakat ortaya konmalıdır.


Fethullah Gülen

2012-11-04 15:31:19
  • Ziyaret: 14512
  • (Suanki Oy 0.0/5 Yildiz) Toplam Oy: 0
  • 0 0